Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Allah’ın adıyla
Amerika ve O’nun güdümündeki Batı Dünyası’na sırt yaslayarak “Neo-Osmanlı ve Sünni hilafet”i tesis edip yirmi birinci yüzyılı domine edecekleri savı ile yola çıkanlar, “mezhepçilik ve kavmiyetçilik” elbiselerini kuşanıp “stratejik derinlik”lere daldılar. Nefesleri tükenip, olup bitenin bir çöl serabından ibaret olduğunu anladıklarında ise o kadar derine inmişlerdi ki, boğulmadan ya da vurgun yemeden yüzeye çıkıp çıkamayacakları meçhule binmişti.
Zamanı, bölge ve dünya gerçekliğini tanımama, art ve emperyal niyetlerle buluşunca “kendi din, kültür, tarih ve coğrafya”sına sırt döndüler. Ancak “bölgesel lider, küresel oyun kurucu” olma hülyası ile çıkılan yolun sonunda “varlık ve bütünlüğü için vatan savunması” yapar bir pozisyona düşüldü.
Amerika öncülüğündeki “küresel emperyalizm”, yirmi birinci yüz yılın Sykes-Picot’u olarak bölgeye dayattığı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’nin en önemli merhalelerini maalesef içlerinde Türkiye’nin de olduğu bölgesel paydaşları eliyle gerçekleştirdi. Batı ile iş tutarak “küresel güç” olacakları vehmine kapılıp olmaz emperyal hayal ve planlar kuranlar Batı’nın oyununu/kazığını fark ettiklerinde ise bölge cehenneme ve Türkiye ise bütünlüğünü koruma derdine düşmüştü.
Bölgenin ve bölge üzerinden tüm kürenin kaderini etkileyecek çapta olayların gerçekleştiği Ortadoğu gelişmelerinin son beş yılının önce Türkiye açısından bir hasar tespitini yapalım.
1- Yakın yani sınır komşularımızdan Suriye ile açık, Irak ile örtülü savaş halindeyiz. Ermenistan ile ilişkimiz yok. Rusya ile savaşın eşiğinden dönüldü. İran ile ilişkiler gergin.
2- Uzak komşulardan Mısır ve Libya ile ilişkimiz kesilmiş ve sıfırlanmış, Yemen ve Bahreyn halkı bizi düşman bellemiş durumda. Lübnan (Hizbullah) ile gerginlik had safhada.
3- Türkiye-Suriye sınırı toprağın altından ve üstünden kevgire dönmüş durumda. Suriye Vekalet Savaşı için tekfirist cihadçıların en önemli geçiş güzergahı. Pek çok tekfirist cihadçı örgüt, Türkiye tarafında da ya yapılanmış ya da paydaş edinmiş vaziyette.
4- Dış dünyada (hatta işlerin neredeyse tamamının beraber kotarıldığı Batı Dünyası’nda bile) tekfirist cihadistleri koruyup kollayan bir ülke imajı yakamıza yapışmış halde.
5- Türkiye’nin Körfez Savaşları’nda izlediği hatalı politikaların sonucu olarak doğan Kuzey Irak yapılanmasının bir benzeri yine Türkiye’nin yanlış ata oynaması sonucu Kuzey Suriye olarak karşımıza çıkmak üzere. Küresel emperyalizm, Erbil’den Akdeniz’e ulaşan bir hat kurarak hem kendi kontrol ve mandası altında olacak bir Kürdistan kurma hem Türkiye’yi Ortadoğu’dan koparma ve hem de Irak ve Suriye petrollerini İsrail ile birlikte iç etme peşinde.
6- Suriye ve Irak gelişmelerinin de tetiklemesi üzerine Türkiye’nin bazı yöreleri savaş bölgesini andırmakta. Ve “tekfirci terör”, ülkenin en büyük metropollerinde eylem yapmış ve yapma kabiliyetine sahip gözükmekte.
7- Turizm ve ticaret gelirlerinde gerçekleşen daralma, sıcak paraya olan ihtiyaç, bölgede “stratejik yalnız”a dönmüş olma Türkiye’yi tekfirci terörün anası ve hamisi olan Suud ve Katar ile beraberliğe hatta onlara yardakçılığa götürmüş durumda.
8- Mezhepçi ve kavmiyetçi politikalar, ülkede toplumsal gerilimi ve yarıkları derinleştirmiş, toplumda “ötekileştirme” tavan yapmış vaziyette. Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar toplumda Vahhabi/Selefi akım, anlayış ve yapılar gerek legal ve gerekse illegal olarak zemin tutmuş durumda.
9- Geri dönmeleri şimdilik pek mümkün gözükmeyen ve “atsan atılmaz satsan satılmaz” konumuna gelmiş olan milyonlarca mülteci Türkiye’de gerek kendileri ve gerekse yerleşik toplum için sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik kangren olmaya doğru gitmekte.
10- Tüm mevcut sorun ve çatışmalar yanında Türkiye’nin güney sınırları Pakistanlaşma/Peşaverleşme sendromu tehdidi altında. Yani bölgedeki hercümerç karakterinde her an etnik veya dinsel çatışmalara dönme riskini taşımakta…
Ortadoğu’ya nizam verme ve dünyaya racon kesme iddiası ile çıkılan hesapsız yolda kuşanılan “mezhepçi ve kavmiyetçi” politikaların başımıza ördüğü çorapların kısa özeti işte böyle.
Ancak bu makalede cevaplamak istediğimiz can alıcı soru şudur: “Şimdi ne olacak? Türkiye’nin içine düştüğü bu belalar sarmalından kurtulması mümkün müdür?”
Önce şunu tespit edelim: Türkiye’nin son on yılına damga vuran “stratejik derinlik” adıyla yürütülen özellikle bölgesel dış yaklaşımın iflas ettiği bugün aşikar olmuştur. Akıl sahipleri açısından şu net olarak gözükmektedir ki, “stratejik derinlik”te kalmak, ya boğulma ya da vurgun yemeyle sonuçlanacaktır. Onun için bir an önce bir restorasyon dönemine girilmelidir. Peki, “bu nasıl olabilir?” sorusuna maddeler halinde bir reçete sunalım.
1- Türkiye izlemekte olduğu mezhepçi ve kavmiyetçi iç ve dış politikayı bir an önce ve mutlak şekilde terk etmeli. İçerde “adalet, hürriyet, eşitlik” temelli bir yurttaşlık anlayışı, dışarıda ise; anti-emperyalist çizgide, barışçı ve insancıl bir yaklaşıma dönülmeli. Bir zamanlar dillere pelesenk edilmiş olan “sıfır sorun” anlayışı esas alınmalı. Kısaca (İslamcılar pek hoşlanmasa da) Atatürk’ün deyimiyle: “Yurtta barış cihanda barış!”
2- Türkiye koşulsuz ve acil olarak Suriye Vekalet Savaşı’nda taraf olmaktan çekilmeli. Ilımlı ya da radikal, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın her türden tekfirist cidadistlere ve bunların yapılarına her türden destek sonlandırılmalı.
3- Suriye yönetimi ve Esad ile ilişkiler yeniden tesis edilmeli ve mutlak bir şekilde Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir söylem ve yeleme geçilmeli. Zira parçalanmış bir Suriye’nin artçıl dalgalarında Türkiye’nin bütün kalması mümkün değildir. Ayrıca sadece Suriye için değil tüm bölge ve insanlık için en büyük tehditlerden biri olan tekfirci terörün yok edilmesi için Esad’la işbirliğine gidilmeli.
4- Irak’ta tek resmi devlet yapılanması olarak “Irak Merkezi Hükümeti” ile ilişki ve iletişim kurulmalı. Irak’ı etnik ya da mezhebi olarak bölünmeye götürebilecek her türden ilişki ve siyasetten uzak durulmalı. Zira az önce de ifade ettiğimiz gibi komşu ülkenin bölünmesinin artçıl dalgalarının geleceği yer bu topraklardır. Ve ayrıca Irak’ın zenginlikleri özellikle de petrolünün emperyal güçler ve tekfirci yapılar eliyle yağmalanmasına geçici ve lokal karlar hatırına ortak olunmamalı.
5- Bölgede tekfirci terörün ana rahmi ve hamisi konumundaki Suud ile iş tutmaktan özellikle de Suud’un sapkın anlayışı vahhabizm ideolojisini bölgeye yayarak zemin tutma, stratejik konum elde etme politikalarına teşne olunmamalı.
6- Emperyalizm ve Siyonizm hem bölgenin ve hem de tüm yeryüzünün en büyük iki musibeti ve insanlığın düşmanıdırlar. Emperyalizm ve Siyonizm ile iş tutmak engerek yılanı ile aynı çuvala girmektir. Bu vesileyle eğer kesip atmak mümkün olmuyorsa (ki maalesef gerçeklik bu yöndedir) Amerika ve İsrail ile ilişkiler sınırlandırılmalıdır.
7- Rusya ile kesilmiş ve zedelenmiş olan ilişkiler bir an önce onarılmalıdır. Rusya’yı düşman olarak belleme politikası terk edilerek, Batı hegemonyasına karşı iş birliği ve dayanışma içinde olunabilecek bir partner olarak görme anlayışı esas alınmalıdır.
8- Ekseriyeti soydaş ve tamamı dindaşlar topluluğundan oluşan ve ant-i emperyalist, ant-i siyonist düşünce ve eylemin merkezi konumundaki “İslam İnkılabı”nı rakip olarak görme anlayışı da kesinlikle terk edilmelidir. İslam İnkılabı, ant-i emperyalist ve ant-i siyonist duruşu ve inkılaptan sonra elde ettiği kendine özgün ilmi, askeri ve stratejik kazanımları ile sırtımızı korkmadan yaslayacağımız eşsiz bir dost ve müttefiktir. Zira İslam İnkılabı, ant-i emperyalist ve ant-i Siyonist duruşlu dostları için ne türden bedeller ödemeyi göze aldığını defalarca ispat etmiştir…
Sözü uzatmak ve yeni maddeler yazmak besbelli ki mümkün. Ancak akıl sahipleri için bu kadarı yeterlidir kanaatindeyim. Bölgenin geleceği bölge halklarının eliyle şekillenecektir. Ve er geç “emperyalist ve siyonist” cephe kaybedecek, “direniş” cephesi kazanacaktır. Basiretli olmak gerek.
Muntazar Musavi